12 Aralık 2010 Pazar

Despicable me - Çılgın Hırsız

Şimdi izlediğim çok eğlendiğim bir film oldu. aslında kocaman bembeyaz üstünde sadece minyon olan afişle tavlamıştı beni. Beklentim büyüktü karşıladıda. Deliler gibi güldüğümü söylemem ama yüzümde bir gülümsemeyle izletim filmi. En küçük kız ve minyonlara hasta oldum bu kadar tatlı olamaz bişi ya. En kısa zamanda bi minyon edineceğim kendime. Küçük kızın lunaparktaki boynuzlu atı kazandıktan sonra ona sarılmasına koptum. Birde o kızın Gru'dan bahsederken kocaman korkutucu bir adam ama iyi biri, tıpkı noel baba gibi :) oturup zevkle izlenicek bir film.

KAFES - İstanbul B.Belediye Tİyatrosu

Kabare atölyesinde oyuncu koçluğumu yapan Mert Turak'ın Kafes oyununu izledim bugün. O komik adam yoktu kafese kapatılmış çehov fanatiği ayakları yere değmeyen bir çocuktu sanki izlediğim... birinci perdede. Salondan mıdır, oyunculuklardan mıdır bilemedim bir soğukluk vardı oyunda. Birinci perdenin sonundaki süpriz yenge ile aşna fişne durumuna kadar nispeten sıkıcı bile denebilirdi. İkinci perde ise çok kısaydı, birinci perdede yengeyle yakalanışından sondaki abiyi öldürme olayıyla geçişiverdi sanki. Aklımda kalan bi repliği vardı ki "hayatı bir kere yaşıyoruz" oyunu ruhumda kurtardı diyebiliriz.
Seyirci için iki çift lafım var. Sonundaki kavga ve cinayet sahnesinde gülmek zorunda değilsiniz lan. Sahnede gösterilen herşey komedi değil ve artık bunun ayırdına varamamaya başladınız. (bkz. av mevsimi)

10 Aralık 2010 Cuma

Ölüleri gömün - İstanbul Devlet Tiyatroları

Yönetmeni Şakir Gürzumar'la Bir Şehnaz Oyun'da çalışma fırsatı bulduğum, Şakir hocanın yine kalabalık kadroyla ve sahne dekoru ışık ve efektlerle görsel şölen verdiği bir oyun. Savaşta ölen askerlerin hortlayıp gömülmeyi red etmeleri ve sağlara savaşın kötülüğünü anlamaya çalışmaları üzerine gayet güzel bir oyun. Tek perde olmasından dolayı mı desem yanımda oturan gerizekalı kızın sürekli cep telefonuyla oynamasından mı desem bilemem ama biraz sıkıcı geldi. Söyliyeceği iki kelimeyi sündürdükçe sündürdü. üstelik her ölünün canlı yakınıyla görüşmesi bi süre sonra çok sıktı. Hızlı tüketmeye alışan bir toplum için çok yavaş kaldı metin sanki. Ama dediğim gibi görselliğiyle eksilerini kapattı gözümde. İzlenir ki bu.

28 Kasım 2010 Pazar

Due Date - Git başımdan


zach galifianakis ile benzerliğimi biliyorsunuzdur zaten. oyuncu olarakta son zamanlarda en çok güldüğüm aktor. hangoverdan sonra ne yapsa izlenirdi funordie daki skeçleride harika bu arada (bkz: http://friendfeed.com/herbokubilenadam/393b9d32/deney77-hakan-duran-hangover-daki-alan )

Aslında beklentim daha yüksekti ama gülmedim desem yalan olur. Özellikle masturbasyon, köpeğe tükürme ve arkadaşı geldikten sonra Peter'ın arabaya Ethan'ı çağırdığı sahne. Meksika sınırında yakalandıktan sonra Ethan'ın Peter'ı bırakıp kaçması. Çok güldüm sinemada. Kaçtıktan sonra yanlışlıkla Meksika tarafına kaçsalardı daha komik olabilirdi :) evet iyi senaryo yazarım ben :P

Hangover kadar olmasa da çok güzel bir film. Ben güldüm.

19 Ekim 2010 Salı

FUNNY PEOPLE

Stand-up yapan komedyenlerin hayatlarıyla ilgili iki müthiş film izledim daha evvel. The King of Comedy ve Man on The Moon. Ama bu film daha bi başkaydı. Özellikle Adam Sandler'ın gençliğinde yaptığı şakalar gösterilerden parça eklenmiş olması, ne bileyim, O doğru kişiyi bulması, onu elinden kaçırması... Güzel film, üstelik tam iki buçuk saat ama hiç sıkılmadan izlettiriyor kendini. Ölmek üzere olan bir komedyenin hayatın anlamı yada anlamsızlığı üzerinde durması :) trigliseridimin 366 ları gördüğü şu günlere nede güzel oldu.
Çok komik değil ama güzel film, komik arıyosanız şunları bkz. Dirty Rotten Scoundrels yada Lock, Stock and Two Smoking Barrels, i tavsiye ederim. öperim yanaklarınızdan...

4 Eylül 2010 Cumartesi

Spartacus - Blood and Sand


An itibariyle birinci sezonu izlemeyi bitirdiğim dizi. Birinci bölümde aşırı ve başarısız ve rahatsız eden görsel efektlere rağmen hemen konunun içine alıveren bir yapım. Üstelik izlenecek senaryo için en doğru formülü kullanmışlar, canı için savaşan adamlar+aşk+entrika+seks+özgürlük mücadelesi. Diziyi neden soluksuz aralıksız tekmili birden 13 bölümü izlediğimi ve bundan kendimi neden alamadığımı açıklayayım dilerseniz.
Kapayın gözünüzü, Roma döneminde hayal edin kendinizi halktan biri, teknoloji yok. Dünya ile ilgili bildikleriniz size anlatılanlarla sınırlı. Haraketlerinizi ve yaşam tarzınızı bilinçaltınız yönlendiriyo o dönemde katarsisinizi yani ruhsal orgazmınızı arenalarda savaşan adamları izleyerek sağlıyorsunuz. Bunun ne kadar geçerli ve gerekli olduğunu yapılan koca arenaları düşünerek anlarsınız. İşte bu dizide aynı formül üzerinden giderek sizi o arenadaki seyirci koltuğuna koyuyor. Kan ve seks besliyor. İzlerken sürekli bunu sorguladım şu anda arenada seyirci koltuğundaki adamdan ne farkım kalıyor diye, ama soluksuz saniyesinde ilgim dağılmadan izledim. Rock1 tadı aldım doya doya. Sevdim işte sadistçe. Öyle bir doldurdu ki beni, 13 bölüm aralıksız izlemek. Şimdi önüme gelen adamı dövmek önüme gelen kadını dü..... neyse, bi duş aldım kendime geldim.
Baş rolde Spartacus'ü oynayan Andy Whitfield lenf kanseri olmuş ve tedavi altına alımış. Son habere göre erken teşhis sayesinde kurtulmuş önümüzdeki sezon izleyebilicez demek ki. Merekla bekliyoruz...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Sil baştan - Ken GRIMWOOD


Kitabın tanıtımını okuyunca kelebek etkisi filminin romanı mı acaba demiştim. Hangimizin aklına gelmedi ki, şu anda bildiklerimle yeniden aynı hayatı yaşasam, tüm deneyimlerimle yeniden başlamak? Benim oluyo, sizin de oluyordur kesin, bazen herşeyi berbat ettiğinizi düşündüğünüz, yeniden başlamak isteyişiniz. Bir bilgisayar oyunu olsa hayat ve en son save ettiğiniz yerden başlasanız istediğiniz zaman ne güzel olurdu di mi?
İşte sanırım çoğumuzun isteyeceği şekilde, tekrar tekrar başa sarılıyordu Jeff'in hayatı. Çok heyecanlı, yer yer seksi (romanda seksi severim aga). Ama bittikten sonra sanki daha güzel olabilirdi diyorsunuz, geçiştiriliverilmiş gibi geliyor bazı yerler. Bir tekrarda çıkagelen başka bir tekrarcı, bir uzaylı saçmalaması sonunda o karakterin hiç romanı etkilememesi. Roman 80'lerde yazılmış 2000lerde yazılmış halini daha çok merak ederdim aslında, daha yakın olaylar. Bir cep telefonunun hayata girişi mesela. Ne biliyim bu tekrarı yaşayanın Türk olması mesela:) Netice itibariyle güzel bir romandı, hemencecik okuyuveriyim diye elinizden düşmeyen. Kafada ulan yeniden yaşıcak mıyım bu hayatı sorusu çıkıyo, sonra yaşasam Jeff gibi at yarışında derbi maçlarında kazanama ki, zira hiç birinin sonuçlarını bilmiyorum ki, geçen seneki galatasaray Fenerbahçe maçlarının sonucunu bilmiyorum ben. Ama uzun zamandır kadıköyde Galatasaray yenemiyo onu biliyorum, ama büyük şirketler kuracak kadar para kazanamam ki bundan.
Offf sittin kere dönsem şu dünyaya, yine de zengin olamıcam demek ki ben :)

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kenan Yılmaz - Sarhoş Balık

Mavi önlüklü olduğum zamanlar,
okulun arka bahçesinde abiler top oynarlar, arada aralarına alır beni dünyanın en mutlu çocuğu yaparlardı. (eve gidip anne babama anlatacak hikayelerdi bunlar) Okulun önündeki kavağın altında oturur sohbetler ederlerdi, dinlerdim onları. Denizli'nin Kınıklı köyünde (ki şimdi şehirden daha şehirdir o ayrı) kendi küçük dünyamızda yaşayan bebeler, abilerdik o zamanlar. O abiler hayal meyal kaldı zihnimde, o hayallerden biriydi Kenan Abi. Albümünü taksimde elime aldığımda o günlere gittim, Aslan bakkalın önünde kavağın altında ufacık bir çocuk oldum birden. Çok güzel bir albüm yapmış, birbirinden güzel şarkılar var ki şu İstanbul trafiği daha çekilir hale getiriyor. Favorim, albümden önce akustik versiyonunu dinlediğim "seviyorum deme" kesinlikle. Benim için ifade ettiklerini, hissettirdiklerini size hissettirir mi bilmiyorum zira ben albümü mavi önlüklü koca kafalı önlüklü bir çocuk olarak dinliyorum ama alınıp dinlenesi. Albümün kutusunu da sevdiğimi belirmeden geçmeyeyim. Çok hoş grafikler olmuş ve güzelliği klibede taşımışlar. Neyleyim klibi müzik kanallarında dönmeye başladı ama izlemeniz için burayada ekliyorum.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kurgusal Sözlük - Şinasi Bademcioğlu


Bu kitabı askere gitmeden önce almıştım, askerde biraz rahatladıktan ve boş zamanlarım olmaya başladıktan sonra Mustafa'ya Ardahan'a kargolamasını istemiştim. Sabaha kadar bir kaç bölüm geçip baya bir kelime ezberledim. Adını malesef unuttuğum ama çok sevdiğim, sivil kokan, bi asteğmenin de hoşuna gitmişti, terhis olduğum gün ona hediye etmiştim. Ama çok faydalı bir kitap olduğu için yeniden aldım. Eğer ingilizce öğreniyorsanız, bu kitabı edinmenizde çok büyük fayda var derim. Kelimeleri kafanıza resim gibi koyuyor, somut kelimeleri ezberlemek kolay bu kitap somutları kafanızda somutlaştırıyor. Güzel bir başucu kitabı! Bunu beğenen bunu da beğendi: Phrasal Werbs - Yılmaz Hasdemir ingilizceyi anlamak için en gerekli şey, phrasal werbs.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Fuck Up - Arthur Nersesian


Valla kitabın kapağına tav olup almadım desem yalan olur. Birde arka kapağındaki
"Fuck-up, Newyork´un arka sokaklarında gezinen adsız bir avarenin kâh kasvetli, kâh neşeli yolculuğunu kışkırtıcı bir üslupla betimliyor.Sevgilisi tarafından terk edilen, zam istediği anda kovulan, daha sonra bulduğu porno sinemasındaki işinden olmamak için gay numarası yapan bir fuck-up´ın başına gelen tüm traji-komik olaylar, şehir yalnızlığının sindiği bir espri anlayışıyla aktarılıyor. Roman "kahraman"ının düzgün bir iş ve kız arkadaşa sahipken, yiyecek bulmak için çöpleri karır hale gelişini okurken, tüyleriniz diken diken olucak..."
yazısı yüzünden olduğunu söylemeliyim. Sanırım biraz charles bukovski tadında underground bir hikaye beklemiştim, ve sanırım bahsedilen mizah İngilizce'den Türkçe'ye geçerken kayboluyor. Antalya kır kahvesinde okuduğum kitabın ilk 100-150 sayfasının çok sardığını söylemem ama dostlar, son 50-60 sayfası için bu kitabı okumaya değer. İlk başları kır kahvesi gibi bir mekanda değerlendirebilirsiniz. Ama bana kalırsa karakteri daha çok sevebilmemiz sağlansaydı romanın giriş ve gelişmesinde, sonu şimdikinden daha etkileyici olacaktı. "Ateşböceklerinin mezarından" sonra yine bir aç kalan insanların hikayesi bünyeye ağır geldi sanırım. Sana puanım 7/10 kanka! onuda sonlardan aldın, hadi bakalım...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Grave of the Fireflies - Ateş böceklerinin mezarı



Bugün izlediğim çok güzel bir filmi paylaşayım hemen, Ateşböceklerinin mezarı. İkinci dünya savaşında, Kobe'nin bombalanması sırasında iki kardeşi anlatıyor. Çok uzun bir film değil, ama göz yaşınız varsa alıp döküveriyor yanaklarınızdan. Kız çocuklarını severim, erkek çocuklarına nazaran onlarla daha çok eğleniliyor ve çok tatlı oluyorlar. Filmdeki küçük kız bu kadar mı tatlı çizilir, Allahım, her mimiğinde hareketinde sözünde insanın içine sevimli bi mutluluk salıyor, sonda da gözyaşlarınızı tutamamanıza neden oluyor. Bulun izleyin. Savaşın acımasızlığını ve açlığı hissedeceksiniz.

17 Ağustos 2010 Salı

Şeçme Sapan Şeyler - Ferhan Şensoy

Bilen bilir, Ferhan Şensoy hastasıyımdır. Belki biraz kapalı bulurum kendisini ama hastasıyımdır. Birkaç kitabı haricinde neredeyse hepsini okudum. Kendisiyle (kitaplarıyla yani) ilk tanışmam lisede bir arkadaşımın "ingilizce bilmeden hepinize I love you" isimli kitabını vermesiyle başladı. Kitap bir süre kitaplığımda tozlandıktan sonra (zira o zamana kadar Ferhan Şensoy reklamlarda oynayan absürt, komik olmayan komik bir adamdı) sıcak bir yaz günü arka balkonun serinliğinde içine daldığım ve diline bağımlılık yapan bir kitap oldu. Sonrası ardı arkası kesilmeyen bir Ferhan Şensoy açlığı... Bütün oyunlarının DVD sini bulup izleme, bütün kitaplarını okuma. Bu kadar eksiksiz takip ettiğim başka bir yazar var diyemem. Yakında baskısı bulunmayan gündestenin ve akabinde gecedestenin geleceği haberide beni şu sıralar çok mutlu etmekte...

Seçme Sapan Şeyler'e gelirsek yine kocaman puntolarla
yazılmış bir kitap karşımızda, çünkü kendisi de bit kadar harfleri okumaktan nefret ettiği için böyle yazdırıyor ve gerçekten okumada büyük kolaylık ve keyif veriyor bu büyüklükteki harflerle kitapları. Seçeme sapan şeylerde Ferhan abi (onla samimi olmak isteme arzumdan) parayı cüzdanı balığı terliği konuşturmuş ve onların duygularını yazmış. Aha bunu ben düşünmüştüm önce dedim, mesela Toyota arabam kız'dı benim için kapılarını falan vurunca acıyodu sanki, konyaaltında, yalnız oturduğumuzda beni dinliyodu, Ford öyle değil o kadar duygusal değil yani genç bir erkek gibi geliyor, paylaşmıyo benle sanki, küsüyor ama belli etmiyor. İşte bu anlatamadığım şeyleri kitapta çok güzel anlatıyor Ferhan hoca. Baktığında can sıkıntısından yazmış yavşak para kazanıyo bundan dedirtebilir ama öyle değil işte. Her öyküde ince ince işlemiş demek istediğini, birazda hayatını nakşetmiş hoca sayfalara sanki, sanki karısıyla gerçekten öyle kavga etmiş, gerçekten havalimanında biriyle tanışıp otele gidip yatmış onunla. Gerçekten kafasını sken adamlar var etrafında. Bol otel gezen (bknz. oteller kitabı F.Şensoy) havuz kenarında olup bitenleri izleyen bi adam üstat. Sanki şu sigara yasağını fazla kafaya takmış ama çok rahatsız bundan dolayı, kişisel kanaatim ne güzel yasasın sen sigara yasağı, keşke tam anlamıyla işleyebilse. Son hikaye bahçedekilerle, misler gibi temize çekmiş şu anki durumu Ferhan hocam. yavaş yavaş duvar ördüler ve biz ses etmedik, boyun eğdik. Öyle veya böyle tuvalete girip, dur şunuda bitireyim dur şuda bitsin çıkarım derken bir kaç sıçışta bitiveren, öyküler topluluğu için teşekkürler Ferhan abi, onu izleme şansını birkaç kez verdiğin için şükür sana -onun tabiriyle- manitu...

Kitaplık hakkında

Kesköşe, Evet ve son olarak Üryanrüya ile süren blog maceram 2006'dan beri sürüyor dostlar. İstedim ki biraz daha dallansın budaklansın bloğum, gitgide zayıflayan hafızamın danışabileceği bir yer olsun.
Okuduğum kitapları unutmaya başladım ve bloğumda şimdiye kadar okuduğum kitaplardan sadece "aşk"a değindiğimi farkettim. Çok fazla kitap okuduğumu söyleyemem ama okuduklarım hakkında yazabileceğim bir yer hem onları unutmamı engeller hemde daha çok kitap okumak için beni ateşler diye düşünüdüğümden burayı açtım. Hadi bakalım.

7 Ocak 2010 Perşembe

Aşk - Elif Şafak

Elif Şafak'ın Aşk romanı üzerine tartışırız sonra demiştim sevgili okur unutmuşum. Uzun zamandır okuduğum ilk roman, zira yok beyin şeysi yok absürt tiyatro derken hiç roman okumadım epey zamandır. Özellikle dilini överek başlayayım kitaba, okurken yormayan, süsten püsten uzak sade bir dil, neyse diyosa o! Hiç sıkıldığımı söyleyemem okurken.

Ama kitabın savunduğu düşünceye dair bir iki şey var aksini düşündüğüm. Elbette kurgu yazılanlar yoksa Mevlana'ya birşey demek ne haddime. Ama kurgulanan hikayeye göre takılıp kaldım ben Rumiye. Şems geldi diye herkesten elini ayağını çeker karısından müridine kadar. Kıskanır elbet herkes Şems'i, kitap kıskananları kötü gösterir, oysa haklıdır bence halk. Bugün Mevlana'nın çağında yaşasaydım, bende isterdim ondan nasiplenmek elbette.
Bana kalırsa Mevlana'nın da halka, eşine ve çocuklarına sorumlulukları var, kapanırsa Şems'le sadece kıskanılması da gayet doğaldır. Yavruları aç bekleyen bir baba sohbete dalarsa dışarıda, yavrular hırçınlaşır elbet.

Hoyrat, artist gösterilmiş Şems eyvallah, ama sonucunu düşünmeden fevri davranmak sufiliğin özüne ters değil mi? Yer yer agresif tutumlar? Tamam yalakalık yapsın demiyorum ama yinede kendine kızdırmamalı değil mi sufi? Peki ya Kimya ya yaptıkları? Zavallı kızın ne günahı vardı? Ta başta yanağına dokunmayacaktı eğer evlenip eş olmayacaksa. (bu arada romanda farklı anlatılan kimya mevlanın yeni eşinden kızıdır, şems'den dayak yiyip azar işittiği yazılır biraz araştırılırsa) Ne kadar harika biri gibi yazılsa da Şems, sufi olamayacak hatalarla hem kendisine hemde çevresine zarar verir görünüyor gözüme romanda. Şems'i öldürmeye gelenler gibi düşünüyor görünebilirim bende şimdi. İşte bu noktada da kitabın şöyle bir zaafı takılıyor gözüme. Bazı insanlar kötü bazı insanlar iyi. Oysa insan her iki şeyi içinde barındırmıyor mu? Bir oğlu melek kadar günahsız, diğeri şeytanda şeytan. Karakterlerin böyle yazılması kurgu konusunda biraz hayal kırıklığına neden oldu diyebilirim.

Gelelim romanın baş karakteri Ella'ya. Romanda aşkı için herşeyi bırakıp gidebilen biri gibi gösterilen o kadına. Peki kendinizi, bir gün eve geldiğinizde mükemmel hazırlanmış bir sofrada annenizin bir başka adama aşık oldum diye gitmesinin ardından babanızla oturmuş Ella'nın çocuğu yerine koysanız ya? Aldatmış olmasını asla savunamam kocasının ama bu durum karşısında hep suskun kalıp hiçbir şey yapmamış olmamasıda Ella'nın suçu değil midir? Oysa en ufak değişiklikte kocası hatasının farkına varıp düzeltmeye çalışmışken? Yazışmada olsa Ella da kocasını aldatmamış mıdır? Bana kalkıp Ella'yı savunmayın nolur. Aziz'e gelince, romanda anlatıldığının aksine gözüme Kurtlar Vadisi izleyip kendini Polat Alemdar zanneden tipler gibi geldi. Sen o kadar sufiydin can, evli barklı bir kadının aklını niye çeldin derler adama...

Özetle okuması zevkli lakin anlattıklarına hiç katılmadığım bir roman oldu aşk..
.